7 Nisan 2015 Salı

Chios(sakız adası )Pyrgi/Mesta.... Yunan ekonomisinin kalbinin attığı ada

En merak edilenleri başa aldım :))

NELER ALIN , NELER YAPIN

Reçel,peynir ve sakız alın, dondurmadan tadın (dondurmanın light olanı da var :)
Çarşıdaki börekçide pudra şekerli ve tarçın serpmeli börek yiyin
Şarap butiğinden şaraplarınızı alın
Mesta-Prygi yi gezmeden gelmeyin
Volkanik siyah taşlardan küçük bir adet yürütün
Önce uzo  için ,sirtaki arkasından gelir :))
Denize girin
Gitme değmez diyenlere aldanmayın :((
Biletinizi daha ucuza internetten alın
Araba kiralama işini gitmeden halledin
Seyahati seven eş ve arkadaşlar edinin.




Yunan adaları içerisinde 5.büyük ada olan Sakız Adasının nüfusu 55.000 kişi olup irili ufaklı 64 köyü vardır.Yaz aylarında aldığı turist sayısı ile 3-4 katına çıkmaktadır.Çeşmeye olan uzaklıgı 7-8 mil olup oldukça yakındır. Siz siz olun Çeşme'ye benziyor ne gerek var gitmeye diyenlere kanmayın enaz 1 kez gidin :))

1566 yılında Kanuni Sultan Süleyman Çeşme'den sakız adasına gelmiştir. Ortodoks mezhebinde olan adalılara Osmanlı'lar dil ve din açısından hiç karışmamış olup 348 yıl boyunca beraber yaşamışlardır.Ticareti iyi yapmalarından dolayı ticareti yahudiler yapmakta onlar merkezde yaşarken Osmanlı'lar kale de yaşamışladır.

Askeri bir havalalanı bukunup hergün Atina'ya sefer bulunmaktadır. Geleneksel bir ada olarak bırakılmasına rağmen oldukça birçok armatürün evi vardır. Bu adayı ekonomi adası olarak bırakmışlardır. Cruise gemileri bu adaya gelmemektedir. Nedeni ise turizme açılmadan adada sakız üretiminin devam edebilmesidir. Zenginlerden alınan vergi dilimini yükselttiği için yeni hükümete  sakız adasından hiç oy çıkmamış :))

Yunanıstan adalara zaman ayırması zor olmasına karşın  hıcbır sekılde adalarla  baglantıyı eksık etmıyorlar.. Rıng olarak tüm adalara tur yapılabilmesine imkan tanıyorlar.










Eski yıllarda bir kişinin calısıp cok kişiyi geçindirebilmesi mümkünken ekonomilerinin çökmesi ile bu mümkün değildir.  Avrupa Bırlıgıne gırdıkten sonra vergı sıstemı cok yukselmiş ve  vergı dılımı Almanya ekonomısı ıle esıt ayarlanmıs. Ancak Almanya' da sanayı olması adada ıse sadece tarım ve turızm olması ekonomılerını altüst etmşştir. Ada halkı da bu durumdan hiç hoşnut değildir.


Adadaki hava akımından dolayı en kaliteli sakız üretimi bu adadadır.Birçok yerde buradan alınıp aşılanmasına rağmen aynı kaliteye ulaşılamamıştır.1 sakız ağacından 250 gr sakız elde edilmektedir.Sakız birliği üretilen sakızın % 80 ni almakta olup kalanı köy halkı satmaktadır. Eylül ve Ekim aylarında sakızlar ayıklanmaktadır. Aslında siesta diye bildiğimiz dinlenme saatinde adanın  köy halkı sakız ayıklamaya gitmektedir. Adada beyaz ekmek tüketimi hiç olmayıp mısır ve buğday ekmeği tüketilmektedir.


Siyah cakıl taslarının bulundugu bir koyu vardır. Denız turkuaz rengidir. Taş almak yasak olmasına karşın spa merkezlerınde kullanılan enerjı dolu tas olması nedeniyle bu kurala pek uyulmamaktadır. Bizde bu kurala  uyamadık ne yazık ki :(















uzo





Uzo burada da hem tüketim hem üretim olarak oldukça fazladır. Özellikle bu adada Barbayani uzosu meşhurdur. Normal uzo 1 kez damıtılmasına karşın ailenin adını taşıyan Barbayani uzosu 3 kez damıtılmaktadır. Dolayısıyla ikizlerden birinin dogum günü de bahane edilerek denemeden geçilmedi :))


Uzo'nun yanısıra reçelleri de meşhurdur. Mandalina, limon ve baby portakal reçelleri özellikle sayılabilir.Kireç suyuna batırılarak yapıldıgından dolayı normal reçele göre sert olup kahvaltı kültürleri bizim gibi olmadıgından sadece tatlı olarak ikram edilir. Buranın reçelleri A.B.D'ye kadar ulaşır. Bunun  nedeni 1881 de olan depremden sonra 20.000 sakız kökenli kişi ABD ye yerleşiyor ve ticaret olarak reçel ticaretini başlatıyorlar.








Adalarda geçen tavernalar aslında restaurant olmasına karşın buralarda eğlence de boldur. Gideceginiz yerlerde her akşam sirtaki ziyafeti de çekebilirsiniz. Şarkılarında aman aman , of of , Allah Allah sözcükleri varsa bunlar İzmı'rden göçeden Rumların yazıp söylediği şarkılardır. Özellikle kasabiko  oyun havası tarzında olup ,erkeklerin oynadıgı bir dans şeklidir.Şöyle eglenceli bir gecemiz olsun derseniz sakın kaçırmayın..




Hıristiyan inancına göre eger bir trafik kazası olup ölümle sonuclanmışsa diğerlerine mesaj olsun diye yapılan sapeller burada da vardır. İçinde devamlı yanan bir mum bulunmaktadr..Söndügünde dini butun vatandaslar durup mumu tekrar yakarlar. İçindekı paralar ise ihtiyacı olanlar için konulmuştur.



PYRGİ

Pyrgi ve Mesta köyleri Unesco korumasındadır.


80 yıl önce İtalyan bir usta binaları beyaz bir sıva ile kaplayıp kazıma yöntemiyle evler üzerinde karışık geometrik desenler yapmış oldugundan dolayı Picasso'yu kıskandıran köy olarak anılmaktadır. Bu köye Kristof Kolomb gelip kalmış olup kaldıgı evin önünde fotoğraf çektirenlerin bir gün ABD ye gideceği rivayet edilmiştir. (Tabii ki bizimde burada çekilmiş fotograflarımız mevcut :)) Yine Kolomb bu köye aşık olup kalmış oldugundan halen aynı soyadını taşıyan aileler bulunmaktadır.  Aynı şekilde Anthony Quinn'in zorba filminin de bazı sahneleri bu köyün meydanında çekilmiştir.

Yüksek derecede güvenli tekbir kapıdan girilip çıkılan surlarla çevrili dar sokaklar insanı hayrete düşürüyor.



pyrgi evleri
Ceneviz döneminde sıklıkla yaşanan korsan saldırılarından korunabilmek amacıyla şekillenen köylerin mimari yapıları hayli ilgi çekici.

Korsan saldırılarından damla sakızını koruma ve gelişmeleri birbirlerine rahatlıkla duyurabilmek için inşa edilen bu köy evleri genellikle yurtdısında yaşayan yaz aylarında adaya gelen Yunan vatandaşlarına aittir.

Bakire Meryem Kilisesi

MESTA



Evler birbirine çok sıkı dizilmiş böylece yakın ve sıkı bir form gibi görünmekte.Sokaklar kaldırım taşlı ve dar olup gri evler köyün içinde sadece iç duvarlara bakan kapı ve pencerelere sahiptir.

Köyden şehit düşenlere adanmış bir anıtın yanından labirent köye dalınıyor.Dar sokaklarda yaşlılar damla sakızı eleyip ayıklıyorlar.

Genelde siyah kıyafetleri var. Eşleri ölen kadınlar yasta olup bir daha evlenmeyeceklerini belirtmek için siyah kıyafetler giyiyorlar. Ancak eşleri ölen erkekler kollarına bir bant takıp sadece :)) 40 gün sonra çıkararak yaslarının bittiğini bu şekilde belirtiyorlar :))



Bu köyde sakıza ilk yerleşen Trabzon'dan Sakız'a gelen Rum bir ailenin  glikoz ve süttozu kullanılmadan gerçek şeker ve sütten dondurma yapmış olup yaz aylarında diğer dondurmalara göre biraz daha pahalı olan dondurmanın da tadılması 


yerinde olacaktır :))

Mesta köyünde Taksiarhis kilisesi gezilmelidir. İçerisinde flashlı&flashsız fotograf/video çekimi yasaktır.  Cebrail ve Mıkaıle ıthafen yapılmıştır.Tahta oymacılıgın en guzel oldugu zamanda yapılmış ve 25 kg gümüş kullanılmış. İstanbul'dan getirildiği söylenen altın varaklı degerlı bir haç bulunmaktadır. Burada bulunan bir ikonada tanrının yüzü resmedilmiştir.

Bu köyde bulunan kilise Van Akdamarda bulunan Akdamar Kilisesi ile birebir örtüşmektedir.






FESTİVALLER/EĞLENCELER


17 Agustos'ta  Mesta Portta balıkcılık festivalı vardır. 30 yıl once balıkcılar 17 Agustos'ta çok fazla mıktarda balık tuttugundan bugun balıkcılık festivali  ilan edılmıstır. O gun toplanan balıklardan corba yapılıp konujlara ıkram edılır. 750 kişi ağırlarlar.

Roket savasları ki Nisan'ın 2.haftasına denk geliyor ; bundan  40 gün  once korsan kıyafetleri ile toplaşıp bir masa hazırlarlar , Osmanlıların geçmişte çok yüklü vergi toplamış olmalarından dolayı kadı kostümü giyen bir kişi merkezden gecen her sakızlıdan para isteyerek o dönemin hatırlanması istenir.  Toplanan paralar Mesta Kultur Vakfınca degerlendirilir.

Dini butun olan kısılerın Nısanın 2.haftası orucu bıtıyor olup paskalya gecesı kutlaması yapılmaktadır.Bu gunde butun köylerde oglak cevrılır. Kırmızı yumurtanın anlamı  kırmızı İsa'nın kanını yumurta da dogusunu sımgeler. Yine yuzyılladır gorsel şölen olarak  roket savası yapılmaktadır.  Geçmiş yıllarda  erkek cocuklarına sapan alınır iki köy bırbırlerıne sapan atarlar. Bu olay yuzyıllardır devam ederek gunumuzde de  iki kilise arasında yapılan görsel bir şölen olarak yapılmaktadır... Köylerin 1 yılda topladıgı paralarla roket alınıp yapılmaktadır. Devletin katkısı yoktur. Tüm dünyadan fotograf sanatçıları da bu gorsel şöleni izlemeye gelırler. Gece 24.00 de İsa dirildi haykırısları ıle bıter ve mum yakılır,  kırmızı yumurtalar tokusturulur ve İsa'nın dogdugu kabul edilir. Ertesı gun oglak kuzu vs cevırme işlemi yapılır.


Dedi  : Karga arayıp ;  oglak çevirmesini yedikten  sonra rehavet mi çöktü konuyu yarım bırakmışsın dedi :)) Kılavuzu dikkate alıp konuyu bağlayım.. Festivalleri, sahilleri, mimarisi ve eğlencesi için kısa süreli ve uygun fiyatlı bir tatil için eşinizle, dostlarınızla beraber Sakız'a kaçmalı   diyorum :))

Ufak bir not : Sakizdan bi çıt kırılıp getirilen sakiz sardunyalar cok güzel tutuyorlar 😀














3 Nisan 2015 Cuma

Masal Diyarı Hallstatt-Bir ressamın tuvalinin heran hazır olması gereken bir yer



Avusturya'da aynı isimli gölden adını alan Salzburg ve Graz arasında yer alan masallar diyarından fırlamış 7000 yıllık bir geçmişi olan romantik bir köy burası..Köy göl ve yüksek dağlar arasında sıkışıp kalmış.Yerleşik nüfusu 900-1000 kişi civarı ancak yazın ziyaretçilerle bu sayı elbette ki oldukca fazlalaşıyor. Tüm kasaba yürüyerek  1.5 saat içinde gezilebilir biryer ve sadece bir yol var..Mayıs ve ekim aylarında araç trafiğine kapalı.

Masallar Diyarı










2012 yılında Çinli bir madencilik firması bu köyün kopyasını Çin'de inşa etmiş o yüzden de Çinli turist sayısı oldukça fazla oluyormuş. Ve aynı zamanda Unesco tarafından da kültür mirası listesine alınmış bir köy. Küçük bir köy olmasına karşın Türk sayısı da azımsanmamalı. Hemen gölün kıyısında ufak bir büfe işleten İlker'in hotdog'ları tadılmalı mesela :))







Köyün isminde bulunan hall kelimesi tuz anlamına geliyor bu da köydeki tuz madenlerini ifade etmekte.Tuz buranın gelişmesinde ve zenginleşmesinde önemli bir kaynak olmuş. Üretiminin dışında 1595 yılında kurulan 40 km uzunlugu olan tuzlusu boru hattı köyün ekonomik hayatında önemli bir yer tutmuş. Bu hat yapılırken 13.000 ağaç oyulmuş ..

Dağlık bir bölgede bulunmasından dolayı her mevsim güneş bulunmasına rağmen sıcaklıklar inişli çıkışlı..Bizim gezi tarihimizde hafif soguk olmasına karşın yine de uzun uzun gezmekten ve gözlerimize doğa banyosu yaptırmaktan hiç sıkılmadık. Hele ki burası fotoğraf çekmeyi sevenler için bulunmaz bir nimet.Gölün  kenarında insan saatlerce fotoğraf çekebilir, kendini dinleyebilir ve buraya özgü "fassbier" fıçı birasını içebilir. Herşeyi bırakıp kendiyle olmak isteyenler için birebir uygun bir yer  :))





İlginç olarak sayılabilecek bir özelliği de kemiklerden insa edilen bir evin bulunması.Sınırlı mezar alanı bulunması nedeniyle ölüler geçici olarak gömülüp 10-15 yıl güneşte beyazlatıldıktan sonra dekoratif şekillerde sergilenirmiş ancak bu olaya artık 70 li yıllarda son bulmuş. Artık katolik kilisesinin onayı ile birlikte ölüler yakılmaya başlamış.




Gölde botlarla mevsim nedeniyle gezi yapamadık ancak bence kaçırılmaması gerekir.Eminim ki gölü botlarla gezerken de büyülenmemek elde değildir.





Köyde anayol üzerinde alışveriş için sevimli dükkanlar bulunmakta. Doğal tuzlar dekoratif şişelenerek satısa sunulmuş , Yine magnet ve diğer ufak tefek hediyelik eşyalar almakta mümkün burada.



Doğal olarak bu köyde yüksek katlı binalar yok.Evler bahçeli müstakil ve oldukça şirin yapılar. Öğrendiğimize göre anayol üzerinde satılık ev bile olmadıgını arasokaklarda bulunan evlerin ise 250.000-300.000 eur arasında satış fiyatının oldugu söylendi.


Hallstatt evlerinden biri
Ayrıca köyün binlerce yıllık geçmişini barındıran müze bulunmakta. Uygun havalarda sörf, dag yürüyüşleri ve bisitletle gezmenin keyifli olacagımı düşünüyorum.
                                                         




2 Ekim 2014 Perşembe

Ayder'mi Uzungöl'mü aktivite mi dediniz?

Dünya sessize alınabilir mi?



Sonunda  biz de Karadeniz'e bir gezi yaptık ;buraların güzelliği, suları, yeşilliği, insan hazinesi tartısılmaz ancak bizim gezi de öne çıkan şey bu güzelliklere güzellik katan anılarımız ve unutmak istemediğimiz seyahat notlarımız oldu o nedenle gördüğümüz güzelliklerle ve aktivitelerin yanında bizi güldüren anılardan da bahsetmeden geçmek olmayacak.
Balkon şart !!!


























Aylar öncesinden planlanan Ayder ve Uzungöl'deyiz sonunda...

Doyulmayan güzellik

Debisi yüksek olan Fırtına Deresinde yapılan raftingden tutun da zipline'na kadar bize unutulmaz tatil yaşatan Karadeniz ve Karadeniz insanı...ve Kaçkar dağları eteğinde bulunan Ayder yaylası. 
Aslında Ayder yaylalara çıkmak için dinlenilen bir yer iken şimdi turizmin gelişmesi ile birçok tesisi barındırıyor..





Çay ile özdeşleşmiş olan Karadeniz'in , yaylaları, renkli insanları, esprileri, yeşili, coşkun dereleri, kendileri özgü kahvaltıları muhteşem. Ama bana göre en güzeli insanları.. 





Fırtına DeresiDoğu Karadeniz'de yer alan akarsulardan birisi olup, Kaçkar Dağları'nın Karadeniz'e bakan yamaçlarındaki derelerin birleşmesi ile oluşmuş. Rize Ardeşen'in yaklaşık 2 km batısında Karadeniz'e dökülen Fırtına deresinin 57 km uzunluğunda oldugunu öğreniyoruz.. Çay bahçeleri içerisinden geçen, üzerindeki kemer köprülerle süslü Fırtına deresi, raftinge elverişli parkurlara da sahip.
Kemer Köprüleri




Ve bu geziyi planlamak bile bizi havalara uçurmuştu kiii gerçek oldu !!!!

Zipline


İlk aktivitemiz zipline idi. Aslında toplanan çayların kolaylıkla karşıdan karşıya taşınmasını sağlayan bir araç iken şimdilerde turist çekmeyi başaran bir aktivite olarak yapılmakta. Gerçekten kendinizi bırakın ve hiçbirşey düşünmeden uçun, kendimizi alamayıp iki kez bindik. Mutlaka denenmeli...







Aslında Batum'dan fırtına deresine giderken rafting için zamanımızın kalmayacağını düşünüyorduk. Ancak Uzundere'de yapacagımız helikopter gezisi sıklıkla görülen sis nedeniyle iptal olunca hemen raftingi gündeme aldık. Güle oynaya, şarkılar söyleyerek yaptıgımız raftinge bize yolculugumuz sırasında rehberlik yapan Şenol abi'nin adı İmam olan minübüs şoförünü gerçek imam sanması ile telaşlanması ve dönüşe kadar endişeli bir şekilde bizi beklemesi rafting eğlencesi sonrasına kahkalar attırarak olaya çok da güzel damgasını vurdu.Rafting'in en başarılı ismi azimle küreğini sallayan kaktüs oldu..Daha sonra fotoğraflara baktıgımızda bunu teyit etmemiz hiç zor olmadı :)


Grubun Rafting eğlencesi



Heryer o kadar yemyeşilki fotoğraf çekmeye doyamayıp ikizlerden birini ve beni burada bırakıp sonra gelip alsanız demek istiyoruz aslında. Hatta burada dünyayı sessize almak istiyorum..Üstelik öyle bol oksijen aldık ki hepimiz biraz sersemiz ve dünyanın zil sesinden epey uzağız.

Aslında baştan sona kadar kahkaka dolu bir geziydi. Bence kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı diyen Cemal Süreyya çok dogru söylemiş ama biz tüm öğünlerde mutlu olmayı tercih ettik sanırım. Bunu ençok dengeli beslenmeyi seçerek sağlıgına dikkat eden Şenol abi'nin biz yemek yerken hayret dolu gözlerle bizi izlemesinden anladık. İkizlerden birinin saklı gizli yanında taşıdıgı haşlama yumurtalarını Şenol abi'nin yakalaması ise grubun kahkaka krizine girmesi için çok yeterliydi :)  









Yöresel kahvaltıda mıhlama, kuymak, mısır unundan yapılmış ekmek, turşu kavurmasını ve tavşan kanı çay eşliğinde  denemeyi atlamayın. Ama ekmeğinizi kuymaga batırarak yemeyi de unutmayın. Yolculuk esnasında Kaktüs İzmir'de bize yapacagı ziyafette kuymak yapmak için gerekli malzemeleri satınaldı.Hala bekliyoruz kendisini :)









Rafting'in, içtiğimiz güzel çayların yanısıra yaylada esnafın toplanıp halk oyunlarının en kıvrak oyunlarından olan  horonu oynatması tam deyimiyle vurdurması izlenmeye değerdi ancak biz oynarken çekilen o videoyu siteye eklemeye cesaret edemedim açıkcası :) Horon oyununda çeviklik, hırçın deniz dalgası ve yağmur yağısı sembolize edilirmiş ..Bizim düldül bu oyunun hırçın deniz dalgası bölümünü en iyi oynayanlarındandı :) (Videoyu eklemediğim için pişman değilim :)


Ve uzungöle dogru yolalmaya devam ettik. Ne kadar da gitsek gözümüz manzaraya doymadı gitti...




Rize'ye 100 km uzaklıkta olan Uzungöl'e geldiğimizde hava kararmıştı. İlk farkettiğim Arap turistlerin fazlalıgı ve tabelalarda arapça yazıların da  olmasıydı. Nefis bir dağ gölü.Etrafında birçok tesis olmasına karşın yine de burayı güzel kılan manzara ve tabiat. Burası yaz aylarının güzelliklerini cömertce sunuyor insana.Tipik bir Karadeniz iklimi var , geceleri üşütüyor.Gerçi bana göre hareketli Karadeniz insanı üşümeye müsait değil. İkizlerin ise yaz ortasında yorgan kullanması gurubu hiç şaşırtmadı.






















Alabalık tavsiye edilmesine rağmen biz yemedik ama metnini  duyduk. Uzungöl'ün gecesi de epey renkli..Yöresel eşyalar satan dükkanlar açık. Hatta ilerleyen saatlerde horonda vuruldugu söylendi ama gündüz ki denemeden sonra bir daha cesaretimiz olmadı maalesef. Burada sadece 1 gece kalıp ewrtesi günü Sümele Manastırına geçecegiz.


O nedenle gölü sabah izledik. İzlemekten öte dinledik. Tabiatı ve muhteşem güzelliği solumaya değdi burası..Biraz daha kalsaydık bu göl, bu ortam insanı şair yapardı.. 



Ne iyi adamdan doyulur ne iyi günden...:)  Anlaşıldıgı üzere gezinin bitmesinden korkar durumdayız hepimiz...o kadar güzel geçiyor doyamıyoruz.



5-6 saatlik uyku yetti bize, buradan rotamız sümela manastırı oldu.

Sümela Manastırı Zigana dağı eteklerine kurulmuş, yapı doğa bakımından oldukça zor yerlere yapılmıştır. Yapının dibinden Meryemana  deresi akmaktadır.

Manastırın yapılışı ve yapımı hakkında efsaneler mevcuttur. İnanışa göre burayı Atina’lı Barnabas ile Sophronios adlı iki rahip yapmıştır. Bu iki rahip rüyalarında Hz. İsa ve Hz.Meryem’i görmüş ve gördükleri yer Sümela’nın bulunduğu yerdir. Birbirinden habersiz olarak yola çıkan bu iki rahip birbirlerine gördüğü rüyayı anlatınca beraber manastırın temelini atmışlardır. Manastırın asıl adı Meryem Ana Manastırı’dır. Sümela ise bunun Rumcadaki adıdır. Manastırın M.S 395 yıllarında tamamlandığı tahmin edilmektedir. Trabzon Rum İmparatoru III. Alexios döneminde yapılan bu eserin yapımına katkı vermiştir. Bu yüzden eserde kurucusunun III. Alexios olduğuna dair deliller bulunmaktadır.

Sümela’yı Hristyanlar tarafından değerli kılan en önemli nokta ise Hz. Meryem resmidir. İnanışa göre bu manastırda Hz. İsa’nın havarilerinden olan Aziz Lukas’ın çizdiği Hz. Meryem portresi manastırı kuran rahiplerle birlikte buraya gelmiştir. Ancak bugune kadar herhangi bir resim bulunamamıştır. Manastır bazı dönemlerde dönemini yitirmiş çeşitli yağmalamalara maruz kalmıştır. define avcıları tarafından sıklıkla kazılmış ve bir süre sonra harabeye dönüşmüştür. İçinde çeşitli yangınlar çıkmış ve birçok tarihi değeri kaybolmuştur.

Trabzon fatihi Fatih Sultan Mehmet burayı aldıktan sonra manastırın haklarına dokunmayacağına dair bir ferman yayınlamıştır. Yavuz Sultan Selim buraya iki büyük şamdan hediye etmiştir. Diğer zamanlardaki padişahlar da buraya dokunmamışlar ve çeşitli onarımlarla gelişmesini sağlamışlardır.


Manastıra ulaşım ise; belirli bir yere kadar araçlarla ulaşım sağlanır. Daha sonra ormanın içinden bir patika izlenir. Uzun ve dar merdivenler çıkıldıktan sonra manastıra ulaşılır. Manastır daha sonra Türkiye Cumhuriyeti tarafından restore edilerek günümüz halini almış ve turizme açılmıştır. Hala Trabzon şehri için büyük turistik önem taşıyan Sümela her yıl binlerece kişi tarafından ziyaret edilmektedir. 2010 yılında özel bir izinle Meryem Ana’nın göğe yükselişi sebebiyle burada bir ayin yapılmıştır. Bu ayin 88 yıl aradan sonra yapılan ilk ayindir( Alıntı)

Seviyorum gittiğim yerin bir hikayesinin olmasını. Neden bilmiyorum ama gittiğim heryerde bir dilek tutup geliyorum.








Ve dönüş yolunda fındıgımızı, organik çaylarımızı, fasulyemizi almadan dönmedik. Şenol abi gezi boyunca grubun bir parçası gibi samimi, doğal ve eğlenceliydi. Komik anılarıyla, eşiyle olan diyalaoglarıyla bizi güldürdü.Bizi bizden daha çok sahiplendi, derledi, topladı hatta uzungöl'de sabah 6 da uyandıracak kadar planlıydı.

Bu geziden elimizde kalanlar ; yine anılar, Şenol abi , leziz kahvaltılar,yeşilin her tonu, kahkaka sesleri , içtenlik ve fotoğraflarımız oldu...

Bir sonraki gezinin planları hayallerimizi süslemeye başladı bile :)







24 Eylül 2014 Çarşamba

Greenpeace Gemisi (Fesat bir misafir tarafından yazılmıştır)

Ben admin. Bu blog özgür bir blog. İster gezi ister hikaye istersek fesat bi arkadasın( kiii hislerini gizleyememiş) güzel ogluyla greenpeace gemisine yaptıgı ziyareti yazarız. Kendisini çok yakından tanıdıgımla hiçbir alakası yok hatta adını bile hatırlamayabilirim ama yazılarını okurken yalnızken bile kahkaka atabiliyorum o derece yani. onu takip etmek isterseniz icigecmisiskadinihezeyanlari.blogspot.com.tr den takip edip çok gülebilirsiniz.



Selamlar,

Bu admin epey gezip tozan bir insan, beğeniyle izliyoruz kendisini.Hayallerimde ben de epey gezerim, hatta şu yaşımda (söylemiycem ısrar etmeyin) hala Atlas dergisi yazarı olmanın hayalini kurmaya devam ediyorum.Çıkmadık candan ümit kesilmez.Neyse, uzatmıyım; benim de sürekli bi dingil misali (ya da en azından bi admin misali) gezesim var ama bir de elimde kapı gibi bir 3 yaşında oğlan çocuğu var, öyle ver elini Kos aman efendim haftasonu sıkıldım, bir Batum yapayım falan olmuyor.Ay yazı bir anda fesatlık kusmaya döndü,yok öyle bir şey,toparlayalım:) 

Velhasıl,isteyip de içinde kalan bu bünye ne yapar; çocuğu sevindirmek adı altında her haftasonu bir gün için en azından çevre gezileri tertipler.Araya yaz girince yapamamıştık ama tekrar gündeme almanın zamanı gelmişti.Geçen haftasonu için tam karalar bağlamış düşünürken (zira sokaklarda sürtmek için sıcak ama denize girmek için az bir serindi hava...insan izmir'li oluna tabi ne her denizi ne de her havayı yüzmek için uygun bulmuyor azizim) hoop bir sms geldi,Greenpeace'ten; Greenpeace gemisi Rainbow Warrior İzmir Limanı'na gelmiş.Böylece haftasonu değişik ne yapsak sorunu kendiliğinden çözülmüş oldu zira kafasına süzgeç falan geçirip "kaptan oldum ben" diye dolanan, muhtelif peçetelik, kalemlik,terlikten falan gemi yapan bir oğlum var benim, götüreyim de çocuk gerçek bir gemi görsün dedik.

Karşıma ne çıkacağını pek bilmiyordum ama gemi gerçekten etkileyici.Bilmemkaç metre (aklımda tutamadım) yelkeni var ve sadece rüzgar enerjisiyle 15 mile kadar çıkabiliyormuş.Yük gemileri de max. 15 mil hız yapıyormuş; yani biri çevreyi kirleterek diğeriyse sadece olan enerjiyi kullanarak hız yapıyor, aradaki tek fark bu.Mürettebat hariç 15 kişilik bir aktivist grubu o gemiyle dünyayı gezip bizim sağlığımızı korumaya çalışıyorlar, içine girince insana çok ilginç geliyor gerçekten,üstelik de büyük cesaret işi.Gördüğünüz gibi gemiden çok bir yelkenli sonuçta.Tabi bu arada bizimki ne yaptı,öncelikle geminin en küçüğü olduğundan epey bir ilgi topladı ve tabi ki bu ilgiden hiç memnun kalmadı küçük arıza.Gemiyi gezerken ufak ufak gruplara gönüllülerden biri rehberlik ediyor,hem gemi hakkında bilgi veriyor,hem de tabi ki Greenpeace hakkında.Geminin sembolü haline gelmiş ahşap yunus balığı heykeli hakkında anlattıkları da ilginçti,anlatmıyım,kendiniz gider görürsünüz.Tabi bu gezinti esnasında bizim küçük felaketi zaptetmek biraz zor oldu "kaptam neyde anne?neden göymüyoyus?evine mi gitmiş" Bağırış çağırış konuşmasıyla rehber gencimizin kafasını karıştırdı biraz:) 

 


Turun sonu kaptan köşkünde sonlandı ve ben çok hayalkırıklığına uğradım, gemide dümen yok!!!!Bizimkine tutup bi çevirttirivericektim, anneyim ben, izin verilip verilmeyeceğini düşünmeden çocuğum için canımın istediği her ortamda herşeyi yapmaya hakkım olduğunu düşünüyorum,ama dümen yerine joystick olunca al çocuğum ittir şunu demeye cesaret edemedim, mazallah bir anda fırlarız yerimizden falan,bir merak uğruna Greenpeace gemisini batıran insan olmak istemem.

Ordan çıktık tabi nedir, yeni kampanyamız başlayacak,bize destek olun falan filan gönüllüler anlatıyor.Biz zaten destekçi olduğumuz için daha fazla oyalanmaya gerek duymadık ama benim asıl istediğim geminin iyice içine girmekti, cık, izin vermiyorlar.Yine de, benimki gibi gemi manyağı bir çocuğunuz varsa,denk geldiğinde gidin görün.Çıktığımızda bizimkinin yorumu: Çok beyendim anne,şimdi gideyim,soya gene geyeyim,kaptam amcayı göyeyim :)


Maksat çocuk hem eğlensin hem de birşeyler öğrensin diyorsanız, ara sıra sizi haftasonu turlarımdan haberdar ederim, takipte kalın.Malum, 2-3 yaş felaketleriyle öyle heryere gidilmez, siz de benim gibi AVM lerden bıktım diyorsanız,buyrun,burdan yakın.

ve işte Deniz..


Gülru Y.O


20 Eylül 2014 Cumartesi

Kos'taki begonviller

Begonvil nerde ben orada :)


İzmir'den Kos (İstanköy)'e gitmek üzere sabah erkenden çıktıgımız yolculugun yarısında bize karadeniz şarkıları eşlik etti. Üstelik hayatımda hiç dinlememişken.Ama kulağımın alışmaya başladıgını da itiraf edeyim.Beni dinlemeye iten sebebi ise bilmiyorum !!Diğer yarısında ise karganın hazırladıgı kahve eşliğinde Stacey Kent dinledik Kos'un romantizmine kendimizi hazırlayabilmek için.

Ağaçlar bile uyanmamış daha, belki bir iki börtü böcek.Bir de uyanık olan admin ve karga.Yola düşen iki ortagın beklentileri fena değil.Fotoğraf makinaları şarj edildi, cepler zaten cepte..sadece sırt çantası derken çekçeksiz yapamayan iki yolcu.Ben daha ayılmamış olsam da karga enerjık.Kılavuzu karga olanın demek istiyorum, kargalar bile ayılmamışken demek istiyorum, karga ile gezen demek istiyorum ama benim karga tam tersi.Dersine çok iyi çalışmıs yolculuk boyunca anlattı sade sade..o da ne İzmir'den Bodrum'a gelmişiz bile.

Otopark sorunu yaşamadan ve işlemlerde fazla beklemeden Katamarana bindik ve hatta daha yerim bile ısınmamışken Kos göründü bile.
Türkiye'ye en yakın ve oniki adaların en büyüğü olan Kos yani İstanköy. Osmanlı döneminde İstanköy adı verilmiş.Yılda 1 milyondan fazla turisti ağırlayan 1947 yılından bu yana Yunanistan'da olan adaya Bodrum diyeceğim nerdeyse.Normal tabii pazar alışverişleri için bile iki tarafında geçtiği düşünülürse kültür aktarması olacak elbette.

.Ama o begonviller yok mu o begonviller .....






Ve artık Kos'tayız.


Mini Tren

Merkeze yakın Cathrine Otelde rezervasyonumuzu yapmıştık son derece ilgili ve güleryüzle karşılandıgımız otele eşyaları bırakıp hemen keşfe başladık. İlk aktivite olarak gözümüzün alışması için merkezi mini trenle dolaştık. Keyifliydi. Havaya girdik bile.












Hipokrat Ağacı
Tıp adamı ve yemini ile tanıdıgımız Hipokrat'ın memleketi burası. (Samos'ta  Pisagor'undu..) Adalardan iyi isimler çıkarmışlar...Hipokrat meydanındaki ağaç Avrupa'nun en yaşlı ağaçlarından Hipokrat ağacı ve bu ağacın altında hipokrat'ın ders verdiği söyleniliyor. Agaç yavaş yavaş oyulmaya başlamış ama koruma altına da alınmış.  Hipokrat'ın yaşadıgı yıllar 2400 yıl önce ağacın ise 570 li yaşlarda oldugu söyleniyor.

.O ağacın altını şimdi anıyormusun şarkısının bu olaylarla hiçbir alakası yok :)



Bu ağacın hemen yanında yine begonviller arasından yürüyerek Loziya ve Defterdar camii Osmanlı'ların adada bıraktıgı izlerden biri.







Hipokrat Meydanını geçtikten sonra Rodos şövalyelerinin Osmanlı'dan korunmak için yaptığı Neratzia Kalesi ve yine merkezde bulunan agora kalıntısı ziyaret edilebilir.Mini tren ile gezilirken de bu kalıntıları görebilirsiniz tabii tarihe meraklıysanız..Tarih kokan şehirlerimizden sonra bu kısmı bizi pek açmadı.



Asklepion Harabeleri


Şarap'tan başka alkollü içki sevmememe rağmen Yunan birası Mythos'u içmeyi ihmal etmedik tabii.Eylül ortası için oldukça sıcak olan havada bira bize çok iyi geldi. Fotoğrafta görünen çakmak tamamen dekor amaçlı :-)  Biramızın tek kötü yanı Karga'nın kılavuzluguna biraz ihanet etmesiydi.

Mythos

Ve onu gördüğümden beri aklımdan çıkmayan, beni heyecanlandıran, renkleriyle cezbeden ve ilk defa beni huylandırmayan böcek yani buggy..Sonunda kiralama vakti geldi.Normal vitesli araç kullanmaktan hiçbir farkı yok, araç kiralamaktan daha maliyetli ama mutlaka denenmeli..Denenmesi gereken birşey daha var kullanırken şarkı söylemek ve saçları rüzgarın eline bırakmak.Anlaşılacagı üzere aşağıdaki fotograftaki buggy içindeki biz değiliz. Zaten yüzümüzü hiçgörmeyeceksiniz kiii...


Gelelim diğer yerlere....Adanın öbür ucunda merkezden 1 saat kadar uzaklıkta bulunan Kefalos tarafında plaj ve beachler bulunmakta.Tarihi kalıntılar ve denizin ortasındaki  kayalıkta bulunan kilise ilginç sayılabilir. Denizin taşlık oldugunu öğrendiğimiz için girmek istemedik. Denize girmek isteyenler için Tigaki beach, Empros Thermi Plajına gidilebilir ancak biz çok fazla takılmadık buralara sadece seyretmekle yetindik.






Gün akşama dönerken yine merkezdeyiz.  , Çeşme, Marmaris veya Bodrum'a benzer çarşısını ve barlar sokagını  merak ediyoruz. ...Yıllar önce Selanik'e gittiğimde bilmezden gelinen ve olmadıgı söylenilen türk kahvesi talebimi her seferinde üzerine basa basa istiyorum ve artık  itirazsız geliyor ama hala tadını yakalayamamışlar. Daha alacak çok yolları var bu konuda. Mevsimi geçmekte olan begonviller ise romantizmi yaşatmaya devam ediyor. Ah şu begonviller diyorum bir kez daha !!!!!







ve akşam yemeği için hazırız. Ne yiyeceğimizi ne içeceğimizi biliyoruz:  Souvlaki bizim şiş kebap bir nevi. Tavuk ve etten yapılabiliyor.Cacık, musakka ve baklava denemedik ama geleneksel yunan mutfagı adı altında menülerde yeralıyor. Greek salad ve tabii ki kırmızı şarap içiyoruz. Birçok Yunan türkçeyi öğrenmeye başlamış. Garip bir dil ile konuşmayı başarıyorlar :) Gecenin sonundaTü rk Kahvesi istemeyi ihmal etmiyoruz ....Yolculugun güzel tarafı karga ile olan uyum aynı saatte acıkmak, aynı lezzetleri tadabilmek , yemek için süslenmek , birşeyler daha görmeye olan merak gibi.Bu nedenle ilerleyen saatte Elefterias Meydanına kadar yürüyoruz.Renkli geceyi, tıklık tıklım kafeleri ve canlı ambianstan sonra ertesi gün için dinlenmeye çekililiyoruz. Dinlenirken biraz internette gezinti yapmak gerekiyor ve güzel tarafı hemen yerde wi-fi olması..Bu konuda hiç sıkıntı yok.




Ada'nın 112 km lik sahil şeridi bulunmakta.






Otelin kahvaltısı güzel, eger fazla vaktiniz yoksa dışarda yerler aramaya gerek yok. Otel sahibesi ile tur için görüşüyoruz ancak bu mevsimde turların belirli günlerde yapıldıgı öğrenir öğrenmez hemen cici bir peugeot kiralamamıza yardımcı oluyorlar  ve gezimize devam ediyoruz.

 En çok bahsedilen dağın eteğine kurulmuş olan Zia köye dogru yol alırken ;

Yolumuzun üzerinde Germe köyü olarak gecen bir Türk köyüne ugruyoruz. Kahve içmek üzere durdugumuzda köy halkı erkeklerinin sohbet ettiklerini görüyoruz ve detay bilgileri onlardan alıyoruz. Köyde daha önce  çiftcilikle geçinen Türkler artık cafe ve restaurant işletmeciliğine de girmiş.  Okumaya şehirlere veya başka ülkelere giden gençler olsa da ekonomik krizin yarattıgı işsizlik nedeniyle döndükleri zaman yine baba mesleğine devam ediyorlar. Türkçeyi ise sadece evde Tv seyrederek öğrenebiliyorlar.Menderes zamanın da dönemin gençlerinin Türkiye'ye üniversite okumak için çağrıldıklarını da anlatmayı ihmal etmiyorlar.

Türk sayısını sordugumuzda 1397 ile 1400 arasında karar veremediklerinden en sonunda 3 kişinin öldüğü konuşuluyor ve gülüşmeler.....


Bu renkli cafede kahvelerimizi biraz da buruk olarak Sibel Can dinleyerek içiyoruz..


Germe Türk Köyü

Germe Türk Köyü



Ve dagın eteğine  kurulmuş olan Zia köyüne geliyoruz. Günbatımın en güzel izlendiği yer olan bu köyü mavi ve beyaz renkler sarmalamış sanki. Ve değişmez begonviller. Hoş bir köy ve hemen her cafe ve restaurant'tan  manzarayı içinize sindirebilirsiniz.. Kısa bir bisiklet turu da yapıyoruz..150-200 m.lik caddesi üzerinde hediyelik ve geleneksel birçok şey satınalabilir buradan. İkizler, kaktüs ve rintintin için magnetleri seçmeyi ihmal etmiyorum yine.

Komşu ada Kalymnos ve kısmen Türkiye manzarasında şarap içmenin ve Yunan lezzetlerinin doyumsuz keyfine varıyoruz. Pekçok sene en iyi restoran ödülü alan Taverna Oromedon'un şöhretini duymuş olsak da bizim tercihimiz Olympia oluyor , hiç pişman değiliz...













zia köyünden panaromik bir görünüm




Temiz hava solumayı ihmal etmedik

Yorulan ayaklarımıza Kos Çarşıda küçük bir ödüldü bu :))